top of page

Özlem

Güncelleme tarihi: 13 Tem 2025

Bir akşamüstü, bankta oturmuş, tel örgülerin ötesine dalıp gitmiştim. Tel örgünün ötesi görünmüyordu ama hayal de mi edemezdim? O sırada, ya benim halimde gariplik vardı ya da sırf muhabbet olsun diye, volta atan arkadaşlar “Nereye bakıyorsun öyle?” diyerek laf attılar. Ben de; “Karşıda deniz olduğunu hayal edip manzarayı seyrediyorum.” dedim. Aslında baktığım yerde gerçekten deniz vardı, yön olarak öyle olmalıydı, görünmüyordu ama ne fark eder, deniz kokusunu bile alabiliyordum ben.

Diyarbakır’da yeni evli olduğumuz zamanlarda yapardık bu hayal etme işini eşimle. Oturduğumuz ev üçüncü kattaydı ve üsse bakıyordu, önü açık Karacadağ manzaralıydı. Hava karardıktan sonra sadece Karacadağ üzerindeki kırmızı ışık olurdu uzaklarda, bir de üssün çevre yolundaki ışıklar. Gece uçuşu olduğunda ben evde olmazdım ama eğer başka üslerin uçuşu için yedek meydansak pist ışıkları da açık olurdu. Çok sıradan bir manzara gibi gelebilir başkalarına, bizim için ise seyrine doyulmazdı. Üssün çevre yolu ışıklarını bir sahil şeridindeki ışıklar gibi, bu ışıkların ötesindeki zifiri karanlığı deniz gibi, karanlığın içinde, uzakta ve yüksekte yanan bir ışığı karşı sahildeki bir yükselti gibi düşünürseniz, Diyarbakır’ın sıcak akşamlarında denizin kokusunu da alır, hatta serinlik bile hissedersiniz. 

Denizi, ilk defa Kuleli Askeri Lisesine girmek için İstanbul’a geldiğimde görmüştüm. Onunla ilk tanışmam ise Hazırlık sınıfı bittiğinde, eğitim maksadıyla gittiğimiz Hersek’te olmuştu. Askeri eğitimin bir parçası da deniz eğitimi idi, biri sabah, biri de öğlenden sonra günde iki saat denize girebiliyorduk. Aslında eğitim değildi yaptırılan, toplu olarak denize, belirlenen sınırlar içinde girmemize müsaade ediyorlardı. Belimizi geçmeyen suda yüzmeyi öğrenmeye çalışmıştım, sonraki kamplarda pekiştirecektim ama Körfezin suyu buna müsaade etmedi. Sonraki yıllarda deniz girilemeyecek kadar kirlenmişti.

Harp Okuluna girdiğimizde ise sporun her alanında olduğu gibi, su sporlarında da çok başarılı olan Savaş Beden Eğitimi[1] Bölüm Başkanı Albay Teleri, yüzme bilmeyenleri tespit ederek hafta sonlarında onlara yüzme kursu planlamıştı. Allahtan o denemeyi geçebilmiştim de, hafta sonlarımı kurtarmıştım.

Belki de çok iyi yüzemediğimden ya da tembelliğimden, suda sırt üstü yatıp dalgalarla sallanmayı çok severim. Göğüslerinizi havayla doldurduğunuzda, burnunuzu ve ağzınızı, bir de gözlerinizi sudan koruyarak istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Kulağınıza dalgaların çıkardığı sesten başka hiçbir şey gelmez, görebildiğiniz ise uçsuz bucaksız bir gökyüzüdür. Eğer yüzerken kimse size çarpmıyorsa, nerede olduğunuzu unutmanız an meselesidir. Tamamen boşluktasınızdır, deniz korkunç büyüktür ama bazen tüm denizi kapladığınız hissine kapılırsınız, bazen de bir nokta bile olmayacak kadar küçük, bir hiç olduğunuzu düşünürsünüz.

Sonra karla kaplı uçsuz bucaksız bir manzara düşledim. Pilot olduğum, uçtuğum güzel günleri düşündüm. Karlı bir arazi üzerinde alçak uçuş, değişik bir his yaşatırdı. Her taraf bembeyaz, derinlik hissiniz zayıflar, ne kadar alçaktan uçtuğunuzu fark edemeyebilirsiniz, sınırsız beyazlık dikkatinizi dağıtabilir, ama korkunç bir haz duyarsınız. Hele bir de yerleşim yerlerinden uzakta bir yerlerdeyseniz, bir yükseltiye çarpıp düşseniz uçağınızın parçalarını bulmaları bile kim bilir ne kadar sürer? Ürperirsiniz, ölümü hissedersiniz, devam edersiniz. Görevi bitirip daha yüksek bir seviyeye tırmanana kadar her türlü duyguyu yaşamak mümkündür, hem tüm bu sınırsız beyazlığa hükmedebiliyorsunuz, hem de bir kar tanesi kadar bile hacminiz yok aslında, hem her şeysiniz, hem hiç.

Deniz üzerinde de alçak uçuş benzer etkiyi yapardı bende. Kara üzeri alçak uçuşta heyecan vardır ama araziye uyma zorunluluğu sizi sürekli uyanık davranmaya zorlar. Her tepede biraz yükselir, tepeyi geçişte tekrar alçalan araziyle siz de alçalmaya çalışırsınız. Deniz üzerindeyken ne bir engebe, ne bir engel sizi manevraya zorlar, süratinizin bile farkına varmazsınız. Kara üzerinde saatte 480 Deniz Mili süratle uçarken, arazideki şekiller film şeridi gibi hızla kayar altınızdan ama deniz üzerinde hiç süratinizi fark edebileceğiniz bir işaret bulamazsınız. Hava güzelse yer gök mavidir, sonsuzluğu görürsünüz, kendi varlığınızı sorgularsınız, yaşamınızın da, ölümünüzün de bu sonsuzluk içinde bir anlamı olmadığı hissine kapılırsınız. Bir de kaybolmuşluk hissini tadarsınız, deniz üzerinde uçarken. Kara üzerinde uçarken, elinizdeki haritayla üzerinde bulunduğunuz araziyi eşleştirirsiniz, nehir kıvrımları, dağ yamaçları, yerleşim yerleri, her zaman nerede olduğunuzu bilirsiniz. Deniz öyle değildir oysa harita da boştur, aşağıda gördüklerinizde, tüm bildiğiniz hangi koordinatlarda olduğunuz, en yakın meydana olan mesafeniz, anlamsız sayılar….Kaybolmuşluk hissini yaşarsınız, hem her yerdesinizdir, hem hiçbir yerde.

 

 

               ÖZLEM

Özlemi rüzgârlara teslim ettim

Sürüklendiğim yeri hayal ettim

Bir deniz kenarına savrulup

Sahile vuran dalgayı seyrettim

 

Deniz mavisiyle doldu gözlerim

Kumdanmış meğer tüm kalelerim

Yosun yeşilini çektim bedenime

Huzur bulmadı yine yüreğim

 

Bu akşam huzuru duymak istedim

Kendimi ıssız bir köyde düşledim

Bir çınar gövdesine sarılıp

Zamanın durmasını bekledim

 

Kar taneleriyle doldu gözlerim

Koştum peşinden kaybolan izlerin

Hiçlik kokusunu çektim bedenime

Huzur bulmadı yine yüreğim

 

Tenin koktu yokluğunda odamda

Sesin geldi sarhoş eden rüzgârda

Umutsuzca beklediğim anlarda

Özlem vardı bir de senin hasretin

Mehmet ERKORKMAZ, Hadımköy, 20 Nisan 2014


[1] Sivil okullardaki Beden Eğitimi dersinin Askeri Literatürdeki karşılığı.


 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Başlarken

Bizler hep “asker” olarak yer aldık basında, çoğunlukla “darbeci askerler” olarak. Kim olduğumuz, ne olduğumuz ise bakılan pencereye göre...

 
 
 

Yorumlar


  • Facebook
  • Instagram
  • X
  • TikTok
Home-About-1.jpg

© 2035 by Benim şarkılarım. Powered and secured by Wix 

bottom of page